Bir USB Çubuğuyla Başlayan Yolculuk

Bir USB bellek, bir işletim sistemi ve biraz merak… On iki yaşında başladığım bu küçük deneme, bana yalnızca bilgisayar kullanmayı değil, kendi kendime öğrenmeyi ve toplulukların gücünü öğretti.
Özgür yazılım kavramını ilk kez yaklaşık dokuz ya da on yaşlarındayken duydum. O yaşta bunun teknik veya politik anlamını tam olarak kavrayamıyordum; fakat bilgisayarın sadece kullanılan bir araç değil, değiştirilebilen ve öğrenilebilen bir sistem olduğu fikri dikkatimi çekmişti.
Evdeki bilgisayara farklı bir işletim sistemi kurma fikri o kadar basit değildi. Ailem bilgisayarı bozma ihtimalim yüzünden buna sıcak bakmıyordu. Bu yüzden uzun bir süre boyunca doğrudan denemek yerine araştırma yaptım: kurulumlar nasıl yapılır, BIOS ayarları nedir, bir sistem çökerse nasıl geri dönülür? Çocuk aklıyla bile bu işten “en az zararla nasıl çıkılır” sorusuna cevap arıyordum.
On iki yaşıma geldiğimde sonunda denemeye karar verdim. Elimde bir USB bellek vardı. O dönemlerde mavi renge karşı belirgin bir estetik ilgim oluşmaya başlamıştı; dağıtımlara bakarken Kubuntu’nun mavi teması bu yüzden hemen dikkatimi çekti.
Kurulum rehberlerini izledim, BIOS ayarlarını değiştirdim ve sistemi yükledim. İlk deneme pek başarılı olmadı: bilgisayar bir süre açılmadı. Bir çocuk için bu oldukça stresli bir deneyimdi. Fakat aylar sonra sistem tekrar çalıştığında Kubuntu’yu gerçekten kullanmaya başladım. O günden beri farklı sistemler denemiş olsam da ana işletim sistemim hâlâ Kubuntu.
Geriye dönüp baktığımda o ilk kurulumun teknik bir deneyden çok daha fazlası olduğunu fark ediyorum. Bu süreç bana bilgisayar kullanmaktan öte bir şey öğretti: kendi kendine öğrenmeyi.
Linux kullanmaya başladığım dönemde bugünkü gibi bol Türkçe kaynaklar yoktu. Yapay zekâ araçları yoktu. Türkiye’de Linux üzerine düzenli içerik üreten YouTube kanalları da neredeyse yok denecek kadar azdı. Bu nedenle karşılaştığım sorunların büyük bir kısmını İngilizce forumlarda, wiki sayfalarında ve teknik belgelerde aramak zorunda kaldım.
Evdeki bilgisayarı kurcalamak yasaktı. Ben yine de öğrendim, denedim ve sonunda bir topluluğun parçası olarak kendi projelerimi üretmeye başladım. Bu yolculuk, teknik bilgiden çok daha fazlasını kazandırdı.
Bu durum başlangıçta bir engel gibi görünse de zamanla bir avantaja dönüştü. Teknik İngilizce okumak zorunda kalmak, araştırma alışkanlığı kazanmak ve farklı toplulukların tartışmalarını takip etmek aslında bu yolculuğun en öğretici kısmıydı.
Özgür yazılım dünyası bana yalnızca bir işletim sistemi sunmadı. Aynı zamanda sorunların paylaşıldığı, çözümlerin belgelenip yayıldığı ve insanların birbirinden öğrenmeye çalıştığı bir kültür sundu. Zamanla bu kültürle temasım yalnızca işletim sistemi kullanmakla sınırlı kalmadı; internet üzerindeki farklı topluluklara ve yeni iletişim biçimlerine de uzandı.
Merkeziyetsiz İnternet ve Düşünme Biçimi
İnternette başlayan bir merak, forumlarda geçen saatler, merkeziyetsiz ağlarda kurulan dostluklar ve projeler… Her adımda, sadece bilgisayarları değil, toplulukları ve kendimi anlamayı öğrendim.
Özgür yazılım ile kurduğum bağ zamanla beni merkeziyetsiz sosyal ağlara da götürdü. Uzun yıllardır Twitter’da vakit geçirmek yerine Mastodon ve benzeri platformlarda bulunuyorum. Orada “tweet” değil “toot” okumak günlük alışkanlıklarımın bir parçası hâline geldi.
Bu platformların en önemli farkı yalnızca teknik altyapıları değil. Aynı zamanda kültürleri de farklı. Merkezi platformlarda içerik çoğu zaman hızlı tüketilen, kısa ve yüzeysel ifadelerden oluşuyor. Merkeziyetsiz ağlarda ise tartışmalar genellikle daha uzun, daha teknik ve daha düşünsel olabiliyor.
Bu ortamda bulunmak zamanla düşünme biçimimi de değiştirdi. İnsanlar karmaşık sorular sorduğunda hızlı reflekslerle cevap verebildiğimi fark ettim. Bu cevaplar genellikle önceden hazırlanmış fikirler değil; fakat yıllar içinde okunan tartışmalar, teknik yazılar ve farklı bakış açıları zihinde bir arka plan oluşturuyor.
Bazen bu durum gündelik konuşmalarda bile ortaya çıkabiliyor. Örneğin bir gün annem “ejderhalar gerçek olsaydı güzel olmaz mıydı?” diye sordu. İlk tepki romantik bir hayal kurmak olabilirdi, fakat benim aklıma gelen ilk şey ekosistem oldu. Böyle büyük, uçabilen yırtıcı canlıların varlığı muhtemelen insan uygarlığının gelişimini ciddi şekilde zorlaştırırdı; hatta insan türünün varlığı bile tehlikeye girebilirdi.
Benzer şekilde hayvanlarla ilgili bir konuşmada bana “imkânın olsa köpek mi beslerdin, yoksa pet rock gibi çok fazla sorumluluk gerektirmeyen bir şey mi?” diye sorulduğunda verdiğim cevap yine alışılmadık oldu: pet rock.
Çünkü insanlarla evcil hayvanlar arasındaki ilişkiyi düşündüğümde, bunun çoğu zaman gerçek bir ortak yaşamdan ziyade insan merkezli bir kontrol ilişkisine dönüştüğünü görüyorum. Bir köpek sabırlı ve itaatkâr olduğunda “iyi köpek” diyoruz; fakat rahatsızlığını diş göstererek ifade ettiğinde aynı anlayışı göstermiyoruz. Bu durum, hayvanların da kendi iradeleri ve sınırları olduğunu çoğu zaman görmezden geldiğimizi düşündürüyor.
Bilgisayarlar sadece çalıştırılacak araçlar değildir; onları anlamak, tartışmak ve dönüştürmek insanı farklı düşünmeye zorlar. İşte bu düşünce biçimi beni Linux’la başlayan yolculuktan, kendi projelerimi üretmeye götürdü.
Bu tür düşünme reflekslerinin önemli bir kısmını özgür yazılım ve merkeziyetsiz internet kültürüyle kurduğum temasın geliştirdiğini düşünüyorum. Çünkü bu çevrelerde teknik sorular kadar etik, özgürlük ve sorumluluk konuları da sürekli tartışılıyor. Zamanla bu tartışmalar yalnızca bilgisayarlarla ilgili değil, dünyaya bakış biçimiyle ilgili bir arka plan oluşturuyor.
Topluluklar, Etkinlikler ve Okul Deneyimi
Zamanla özgür yazılım ve internet kültürüyle ilgilenmek yalnızca bir kullanıcı olarak kalmadı. Farklı topluluklara katıldım ve çevrimiçi tanıştığım insanlar zamanla gerçek dünya arkadaşlıklarına dönüştü ve dönüşüyor. Bu süreçte Google DevCon’a katıldım; etkinlik Linux ile doğrudan alakalı olmasa da yapay zekâ ve teknoloji dünyası hakkında çok şey öğrendim. Yakında İstanbul’da düzenlenecek ÖzgürKon’a katılacak olmanın heyecanını da yaşıyorum.
Ayrıca okulumda BT işleri için çağrıldım ve ailemin de rızasıyla bazı işlerimi okul sitesine ekledik. Bu, yalnızca teknik becerilerimi değil, topluluk önünde sorumluluk almayı ve güven kazanmayı da öğretti.
Bir Topluluğun Parçası Olmaktan Bir Proje Üretmeye
Bir noktada yalnızca katılımcı olmayı bırakıp üretmeye de başladım. Talking Smacks projesi bu sürecin önemli bir parçası oldu. Bu projeyi geliştirirken teknik konulardan çok daha fazlasını öğrendim: bir fikir etrafında insanları bir araya getirmek, görsel tasarım üretmek, topluluk yönetimi yapmak ve farklı kişilerle iş birliği kurmak gibi deneyimler kazandım.
Aynı zamanda bu süreç sosyalleşme açısından da beklemediğim kapılar açtı. İnternette tanıştığım insanlar zamanla yalnızca sohbet ettiğim kişiler olmaktan çıkıp birlikte çalıştığım insanlara dönüştü. Bazılarıyla düzenli görüşmeler yaptım, bazılarıyla projeler üzerine konuştum ve bazılarıyla profesyonel ağlarda bağlantı kurdum.
Talking Smacks sayesinde yalnızca bir topluluğun parçası olmakla kalmadım; aynı zamanda kendi küçük topluluğumu da oluşturmanın nasıl bir şey olduğunu deneyimledim. Bu süreç bana teknik bilginin tek başına yeterli olmadığını da gösterdi. İnsanlarla iletişim kurmak, ortak fikirler geliştirmek ve farklı bakış açılarını bir arada tutabilmek en az teknik beceriler kadar önemliydi.
Kendi Kendine Öğrenme ve Ailenin Saygısı
Tüm bu deneyimler bana sadece teknik ve sosyal beceriler kazandırmakla kalmadı. Eskiden annem sürekli “yapma, etme” derdi; şimdi ise o “yapma ve etme” dediklerini bizzat uyguluyorum ve artık bana saygı duyuyor. Bu, yalnızca bir genç olarak kendi alanımı keşfetmiş olmamın değil, aynı zamanda aileme de sorumluluk ve yetkinlik gösterebilmemin bir sonucu.
Geriye Bakış
Bugün on sekiz yaşıma yaklaşırken geriye baktığımda, bu yolculuğun aslında bir işletim sistemi kurmaktan çok daha fazlası olduğunu görüyorum. Bir USB bellekle başlayan merak; forumlarda geçirilen saatlere, merkeziyetsiz ağlarda kurulan dostluklara, konferans salonlarına, okulda kazandığım sorumluluklara ve kendi projelerimi geliştirdiğim üretim sürecine dönüştü.
Özgür yazılım bana yalnızca bilgisayarların nasıl çalıştığını öğretmedi. Aynı zamanda kendi kendine öğrenmenin ne demek olduğunu, bir topluluğun parçası olmayı, projeler üretmeyi ve bazen tek bir fikrin insanları nasıl bir araya getirebildiğini gösterdi.
Belki de bu yüzden geriye dönüp baktığımda aklımda kalan şey sadece teknik bilgiler değil. Asıl önemli olan, merakın insanı beklemediği yerlere götürebilmesi.
Bir zamanlar BIOS ayarlarını nasıl değiştireceğini anlamaya çalışan bir çocuk olarak başladığım bu yolculuk, bugün beni özgür yazılım topluluklarının içinde yeni projeler üretmeye çalışan bir noktaya getirdi.
Ve muhtemelen bu hikâye henüz yeni başlıyor.
Kaynaklar / İlham ve Destek:
OpenAI ChatGPT (GPT-5-mini) – Makale yapısının ve akışının geliştirilmesine yardımcı oldu.
Okuduğunuz için teşekkür ederim. Deneyimlerim hakkında konuşmak veya sorularınızı paylaşmak isterseniz, LinkedIn ve Mastodon üzerinden iletişime geçebilirsiniz. 🌈💙